“Şayet âlimler olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurlardı.”
Hasan el-Basri

Allahu Teâlâ’ya hamdolsun. O’nun son Rasûlü Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e, âline, ashabına ve kıyamete kadar ona tâbi olanlara salât ve selam olsun.
Biz bu konuyu şu başlıklar altında inceleyeceğiz:
1- İslam’a göre ilmin/bilginin değeri
2- İslam’a göre bilgi kaynakları
3- İlham ve rüya bilgi kaynağı mıdır?

1. İSLAM’DA İLMİN/BİLGİNİN DEĞERİ
Yeryüzünde halife olması için insanı yaratan Allahu Teâlâ, halifelik görevini hakkıyla ifa edebilmesi için gerekli olan her türlü bilgiyle insanı donatmıştır. İnsanı yeryüzü ve gökyüzü hakkında bilgi sahibi olabilme, bunlarda bulunan ve halifeliğinin gereği olarak yeryüzünü imar etmesinde lazım olan enerji ve kuvvetleri öğrenip kullanabilme kabiliyetinde yaratmıştır. Dolayısıyla insanın yeryüzündeki halifelik görevini hakkıyla yerine getirebilmesi için, Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu bu ilim nimetinden layıkıyla yararlanması gerekir.
Bundan dolayıdır ki İslam, ilim öğrenmeye teşvik etmiş ve ilim sahiplerini yüceltmiştir. Allahu Teâlâ yüce kitabı Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “… Allah sizden samimiyetle iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mücâdele; 11)
Yine Rabbimiz Celle Celâluhû bilenlerle bilmeyenlerin eşit olmadıklarını beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “(Ey Muhammed) Sen onlara şöyle de: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri düşünür.” (Zümer; 9)
Mehmet Akif Ersoy bu ayet’i kerimeyi başına koyduğu bir şiirinde şöyle demektedir:
Olmaz ya… Tabi’i… Biri insan, biri hayvan!
Öyleyse, “cehalet” denilen yüz karasından
Kurtulmaya azmetmeli baştan başa millet.
Başka bir ayet’i kerimede yüce Mevlâ’mız şöyle buyurmaktadır: “Kulları içinde, Allah’tan hakkıyla korkan ancak âlimlerdir. Şüphesiz ki Allah, her şeye galiptir, çok affedendir.” (Fâtır; 28)
Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de Hz. Muaviye’nin rivayet ettiği bir hadis’i şerifte şöyle buyurmaktadır: “Allah kimin hakkında hayır ve iyilik murad ederse, onu dinde fakih kılar.”(1)
Yine Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadis’i şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Her kim ilim talep etmek maksadıyla bir yola girerse, girdiği o yolun karşılığı olarak Allah cennete giden bir yolu onun için kolaylaştırır.”(2) Hasan el-Basri de şöyle söylemiştir: “Şayet âlimler olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurlardı.”
İlmin fazileti ve değeri hakkında vârid olan ayet’i kerime, hadis’i şerif ve İslam âlimlerinin sözleri burada sayılamayacak kadar çoktur.
Şimdi de İslam nazarında bu kadar faziletli ve değerli olan ilmi elde etmenin kaynaklarına bakalım:

2- İSLAM’A GÖRE BİLGİ KAYNAKLARI
Bilgi kaynaklarını doğru bir şekilde tesbit etmek ve bunların çerçevesini belirlemek çok önemlidir. Çünkü bize ulaşan her bilgiyi ölçmeden ve doğruluğunu tahkik etmeden kabul etmemiz, birçok yanlış ve dayanaksız bilgiyi doğru bilgi diye kabul etmemize sebep olabilir. Bundan dolayıdır ki İslam, fasığın getirdiği haberi/bilgiyi doğruluğunu tahkik etmeden kabul etmeyi yasaklamıştır. Bu hususta Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Eğer fasık bir kimse size bir haber getirirse, onun doğruluk derecesini araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kavme eziyet edersiniz de yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât; 6)
İslam âlimleri doğru bilginin kaynaklarını üç kısıma ayırmışlardır: Haber-i sâdık (doğru haber), selim hisler (sağlam duyu organları) ve akıl. Şimdi bunların her birinin ifade ettikleri ilmi, bu bilginin derecesini ve her birinin sınırını ayrı ayrı görmeye çalışalım:

a) Haber-i Sâdık (Doğru Haber)
Doğru haberden öncelikli olarak kastedilen Allah’ın, mucize ile müeyyed olan peygamberi vasıtasıyla verdiği haberlerdir. Bu haberlerin hepsi “vahiy” ismi altında toplanır. Bunlara Kur’an-ı Kerim ve Sahih Sünnet’in haberleri de diyebiliriz.
Aynı şekilde çok sayıda güvenilir kişinin, yani yalan söylemek üzere bir araya gelmeleri mümkün olmayan bir topluluğun vermiş olduğu haber de bu kısma girer. Böyle bir habere “mütevatir” haber denilir. Tarih ve coğrafyaya ait bilgilerin çoğu bu türden bilgilerdir.
Biz burada Kur’an’ın ve sahih sünnetin yani vahyin bizim için kesin ve doğru bilgi ifade ettikleri hususu üzerinde biraz durmak istiyoruz.
Allahu Teâlâ’nın, insanlar arasından seçmiş olduğu peygamberlerine ilâhi bir yolla mesajlarını, emir ve yasaklarını bildirmesi anlamına gelen vahiy; vârid olduğu her konuda kesin ve doğru bilgi/ilim ifade eder. Çünkü bu haberi veren Zât, her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan, her şeyi en ince teferruatıyla bilen Allahu Teâlâ’dır. Yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır: “Yaratan (Allah) hiç bilmez mi? Hâlbuki O, her şeyi bütün incelikleriyle bilendir ve her şeyden hakkıyla haberdardır.” (Mülk; 14)
Başka bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır. Onları ancak O bilir. O, karada ve denizde olanları bilir. Düşen hiçbir yaprak dahi yoktur ki, Allah onu bilmesin. Yerin karanlıklarında olan her dane, kuru ve yaş her şey mutlaka apaçık bir kitapta (Kitab-ı Mübin’de) kayıtlıdır.” (En’am; 59)
Yine şöyle buyurmaktadır:”Şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi bilendir.” (Enfâl; 75)
Kurân-ı Kerim’in ve Sünnet’i Seniyye’nin bizler için kesin doğru ve bizleri bağlayıcı olduğu hususunda da yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır:
“Allah ve Rasûlü, herhangi bir hususta hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğin ve mü’min bir kadının, işlerinde başka yolu seçme hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, şüphesiz ki o açıkça sapmıştır.” (Ahzâb; 36)
“Rabb’ine yemin olsun ki, aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamıyla boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisâ; 65)
“… Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan da kaçının. Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah, cezası pek şiddetli olandır.» (Haşr; 7)
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Cabir b. Abdullah’ın rivayet ettiği bir hadis’i şerifte şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki ben sizin aranızda, kendisine tutunduğunuz müddetçe sapmayacağınız bir şey bırakacağım: Allah’ın Kitabı.”(3)

b) Selim Hisler
Selim hisler: Sakat olmayan ve sağlam olan duyu organlarıdır. Bu organlar beş tanedir: Görme duyusu olan göz, işitme duyusu olan kulak, koklama duyusu olan burun, tat alma duyusu olan dil ve hissetme duyusu olan deri. Bu duyular aracılığıyla elde edilen bilgiler sınırlıdır. Çünkü bu duyuların her birinin belli bir kapasitesi bulunup, bu kapasitenin üstündeki ve altındaki şeyleri idrak edemezler. Aynı şekilde gayb âlemine ait bilgilerin tümü de bu duyu organlarının algılama sahasının dışındadır.
Bu duyu organlarından bilgi edinme ve algılama sahası en geniş olanlar görme duyusu olan göz ile işitme duyusu olan kulaktır. Bundan dolayı da Kur’an-ı Kerim’de en çok bunlardan bahsedilmektedir. Şimdi Kur’an-ı Kerim’de duyu organlarıyla ilgili üzerinde durulan birkaç hususu görelim:
1- Duyu organları insana, Allah’a hakkıyla şükredebilmesi için verilmiştir. Bu da duyu organlarını, yaratılış maksatlarına uygun bir şekilde kullanmak ve Allah’ın yasaklamış olduğu şeylerden uzak tutmakla gerçekleşir. Bu konuyla ilgili olarak yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah, sizleri annelerinizin karnından çıkardı. Sizler bir şey bilmiyordunuz. Şükretmeniz için sizlere kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” (Nahl; 78)
2- Duyu organları, işlediklerinden sorumludur. Hem yaptıkları kötülüklerden ve hem de yapmaları gerektiği halde kusurlu davranıp yapmaktan geri kaldıkları iyiliklerden hesaba çekilecek ve sorgulanacaklardır. Bundan dolayı insanın son derece dikkatli davranıp, bu duyu organlarını Allah’ın rızası istikametinde kullanması gerekir. Aksi takdirde neticesine katlanmak zorunda kalan yine kendisi olacaktır. Bu konuyla alakalı olarak Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “(Ey insanoğlu!) Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü (kıyamet gününde) kulak, göz ve kalp, işte bunlar yaptıklarından mes’uldürler.” (İsra; 36)
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu duyu organlarının işleyip, sorumlu olacakları fiillere bir örnekle açıklık getirmektedir. Ebû Hureyre radıyallahu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifte şöyle buyurmaktadır: “Allah, Âdemoğlu için zinadan payını takdir etmiştir. Şüphesiz ki Âdemoğlu bunu yapacaktır. Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinası dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası tutmak ve ayağın zinası da yürümektir. Kalp de arzulayıp temenni eder. Tenasül organı ise, bütün bunları ya tasdik eder veya yalanlar.”(4)
3- Duyu organlarını Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın rızası istikametinde değil de sadece bedeni yönlerine hitab eden geçici dünya zevklerini elde etmek için kullananlar, hayvanlardan daha aşağıdırlar. Böyle kimseler hakkı görmez, hakkı dinlemez, haktan bahsetmez ve hakkı anlamazlar. Bundan dolayı da kulakları ve kalpleri mühürlenmiş, gözlerine perde çekilmiş ve basiretleri körelmiştir. Bütün bunları ifade eden ayet’i kerimeler sırasıyla şunlardır:
“Yemin olsun ki Biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır ama onunla (gerçeği) anlamazlar. Gözleri vardır ama onlarla (hakkı) görmezler, kulakları vardır ama onlarla (hakkı) işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridirler.» (A’raf; 179)
“Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de perde bulunmaktadır. Ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara; 7)
“Biz (halkı) zalim olan nice ülkeleri helak ettik. Şimdi o ülkeler, duvarları damları üstüne yıkılıp ıpıssız kaldılar. Biz nice kuyuları muattal (iş görmez), nice muhteşem sarayları bomboş bıraktık. Onlar hiç yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı? Bari bu yolla düşünecek kalplere ve işitecek kulaklara sahip olsalar. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, ama göğüslerdeki kalpler körelir.” (Hacc; 45-46)

c) Akıl:
Bilgi kaynaklarından biri de akıldır. Akıl, insanda bulunan manevi bir algılama kuvvetidir. Bu algılama kuvveti sayesinde insan, düşünür, karar verir, bir bilgi üzere davranışlarını belirler ve çevresine karşı dengeli hareket eder. Yine bu akıl sayesinde insan, dini emirleri yerine getirmek ve Allah’ın yasaklamış olduğu şeylerden kaçınmakla sorumlu/mükellef olur. Akıl, Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın insana bahşetmiş olduğu en büyük nimetlerden biridir. İnsanın yeryüzündeki halifelik görevini hakkıyla ifa edebilmesi ancak akılla mümkün olur. Bundan dolayıdır ki İslam, aklı giderici olan içkileri ve her türlü uyuşturucu maddelerini yasaklamış, bunları içen ve kullananlara cezai müeyyide uygulamış ve böylece aklı muhafaza altına almıştır.
Biz burada konuyu daha iyi açıklığa kavuşturabilmek için aklın önemi, sınırı ve sorumluluğu üzerinde biraz duracağız.

Aklın Önemi:
Yeryüzünde Allah’ın halifesi olan insan, Allah’ın kendisine yüklemiş olduğu emaneti/görevi yerine getirebilmek, yeryüzünü hakkıyla imar edebilmek ve Rabbinin kendisine bahşetmiş olduğu şeref ve değere layık bir saadet içerisinde yaşayabilmek için iki şeye muhtaçtır:
Birincisi; Allahu Teâlâ’nın irade sıfatına bağlı olan kevni ayetlerini, kâinata yerleştirmiş olduğu kanunlarını, yeryüzünde ve çevresinde bulunan enerji ve kuvvetleri okumak, öğrenmek ve onlardan istifade etmek.
İkincisi: Allahu Teâlâ’nın kelam sıfatından gelen şer’i ayetlerini, peygamberleri vasıtasıyla göndermiş olduğu emir ve yasaklarını okumak, öğrenmek ve hayat nizamını onlara göre şekillendirmek.
İşte Allahu Teâlâ’nın bütün bu kevni ve şer’i ayetlerini anlamak ancak akıl ile mümkündür. Ve bütün bu ayetleri anlayanlar özlü akıl sahibi olanlardır. Allah Tebâreke ve Teâlâ bu özlü akıl sahiplerini Kur’an-ı Kerim’inde övmekte ve şöyle buyurmaktadır: “İlimde ileri gitmiş olanlar: “Biz bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Ancak özlü akıl sahipleri düşünür.” (Âl-i İmrân; 7)
“Bu Kur’an, sakındırılsınlar, Allah’ın ancak bir ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara bir tebliğdir.” (İbrahim; 50)
“Tağuta kulluk etmekten uzaklaşıp Allah’a yönelenlere, onlara müjde vardır. (Ey Muhammed) Sözü dinleyip de onun en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte, Allah’ın hidayete erdirdiği kimseler onlardır. Akıl sahipleri de işte onlardır.” (Zümer; 17-18)

Aklın Sınırı
İslam nazarında bu kadar değerli ve insan hayatı için bu kadar gerekli olmasına rağmen, aklın bilgi elde etme sahası sınırlıdır. Zira insan, ancak Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın izin verdiği ölçüde bilgi sahibi olabilir. Yüce Mevlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: “O’nun ilminden, kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara; 255)
Başka bir ayet’i kerimede Rabbimiz Celle Celâluhû, insana verilen bilginin çok sınırlı olduğunu şu şekilde beyan etmektedir: “Bir de sana ruhu soruyorlar. De ki: “Ruh Rabbimin emrindendir. Size bilgiden ancak pek az bir şey verilmiştir.” (İsra; 85)
Bu ayet’i kerimeden de açıkça anlaşıldığı gibi insan aklı, ruhun mahiyetini ve nasıl bir şey olduğunu idrakten acizdir. Akıl, beden ile ruhun bir araya gelmesi neticesinde canlı bir organizmanın oluştuğunu idrak eder, fakat bunun nasıl olduğunu bilemez. Aynı şekilde akıl, neticesine ve eserine bakarak eşyaya bazı isimler koyar ve bir takım kanunları belirler, ancak bunların gerçek sırrına vâkıf olamaz. Yine akıl, bazı şeylerin bir takım özelliklerini bilir ve buna göre onlara çeşitli isimler koyar, fakat gerçek mahiyetlerini kavrayamaz. Fransız bilgini Charles Rrcher şöyle diyor: “İnsanın maddi ilimlere ihtiram etmesi gerekir. Bununla beraber bu ilimler ne kadar doğru söylerse söylesin çok basit ve sathidirler.”
Âriflerden bir zatın bu mevzuda söylediği şu söz ne derindir: “Zannederim ki insan aklı ne kadar çalışsa da bu âlemin gerçek yüzünü bilemez. Çünkü bu âlemin gerçek yüzü mesleğin sırrıdır. Mesleğin sırrını ancak meslek sahipleri bilir. (O halde bu âlemin sırrını da ancak Allah bilir. Çünkü bu âlem O’nun eseridir.) Allah, önlerinde ve arkalarında olan her şeyi bilir. Onlar ise Allah’ı hakkıyla bilemezler.”(5)
Kısaca; insan aklı yaratılıştan araştırmayı, incelemeyi, hakikate ulaşmayı ister. Gerçekleri araştırma peşinde koşar. Hâlbuki hakikate ulaşamaz. Akıl bir şeyin mahiyetini öğrenmeye yaklaştıkça, o şeyin mahiyeti akıldan kaçar ve daha karmaşık bir hal alarak akıldan gizlenir. Akıl ancak, eşyanın bazı özellik ve sıfatlarını anlayabilir. Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Dünya hayatından (yalnız) görünen kısmı bilirler. Fakat ahiretten yana gafil olanların ta kendileridir onlar…” (Rûm; 7)
Dünya hayatının sadece zahirini ve dış yüzeyini bilen, fakat hakikatini ve gerçek mahiyetini bilmekten aciz olan insan aklı, gayb âlemini bilmekten tamamen yoksun ve mahrumdur. Evet akıl, cinleri ve melekleri, kabir hayatını ve kıyamet gününü, cenneti ve cehennemi ve bunlar gibi gayb âlemine giren pek çok şeyin hakikatini bilemez. Bu konularda aklın sorumluluğu, peygamberlerin verdiği sâdık/doğru haberlere iman etmektir.
Aklı bu şekilde değerlendirmek ve aklın İslam tarafından belirlenmiş olan sorumluluk ve fonksiyonlarına göre hareket etmek insanı hem dünya ve hem de ahirette saadete garkederken; aklı sınırlarının dışına taşırmak, tek ölçü ve tek hakim olarak aklı kabul etmek de hem dünya ve hem de ahirette insanın bedbaht ve şakavet ehli olmasına sebep olur. Allahu Teâlâ, bu tip kimseleri “hevâlarını ilâh edinenler ve arzularına tâbi olanlar” şeklinde nitelemektedir. Bunlar hevâ ve arzularına akıl külahı giydiren, akıllarını ise yaratılış maksadına uygun kullanmayan, böylece canlılar içerisinde en aşağılık olan körler, sağırlar ve kalbi mühürlenenlerdir. Rabbimiz Celle Celâluhû böyle kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır: “Kendi hevâsını ilâh edinmiş, bilgisine rağmen Allah’ın kendisini şaşırtmış olduğu, kulağına ve kalbine mühür vurduğu, gözü üzerine de perde gerdiği kimse hakkında ne dersin? Artık buna, Allah’tan başka kim hidayet verebilir? Hiç öğüt almaz mısınız?” (Câsiye; 23)
“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Dinleyip durduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin. Kendileri dinlemedikleri halde “dinledik” diyenler gibi olmayın. Çünkü Allah katında yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü akıl etmeyen, sağır ve dilsizlerdir.» (Enfâl; 20-22)
“O inkâr edenlerin durumu (ile onları davet eden peygamberin durumu) bağırıp çağırıştan başka bir şey duymayan (hayvan)lara haykıran kimsenin haline benzer. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onun için akıl erdirmezler.” (Bakara; 171) Burada inkâr edenler, kendilerine seslenilen ve hiçbir şey duymayan hayvanlara; peygamberler de bu hayvanlara seslenen çobana benzetilmektedir.
Aklın Sorumluluk ve Fonksiyonu
Allahu Teâlâ, insanı yeryüzüne indirirken ona bir sorumluluk ve görev yüklemiştir. Eşyanın özelliklerini bilme kabiliyetinde insanı yaratan ve ona her şeyin ismini öğreten Allahu Teâlâ, yeryüzünü imar etmesi ve orada kendisine kulluk etmesi için Âdemoğlunu indirmiştir. Âlemlerin Rabbi olan Allah şöyle buyuruyor: “Hepiniz oradan inin” dedik. Şayet Ben’den size bir hidayet gelir de kim Benim hidayetime uyarsa, onlar için korku yoktur ve onlar asla üzülmezler de. Kâfir olup ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktirler. Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar.” (Bakara; 38-39)
Allahu Teâlâ, bu görevi hakkıyla yerine getirebilmesi için kendisine halife yaptığı insanoğluna aklı ve bilgiyi bahşetmiş, eşyanın isimlerini ve özelliklerini bilme kabiliyetinde onu yaratmıştır. Rabbimiz Celle Celâluhû şöyle buyurmaktadır: “Âdem’e bütün isimleri öğretti…” (Bakara; 31) Böylece ortaya çıkmaktadır ki, aklın temel iki sorumluluk ve fonksiyonu bulunmaktadır:
Birincisi: Yeryüzünde ve uzayda araştırmalar yapıp, hilafet ve yeryüzünü imar etme görevini yerine getirmekte kendisine yardımcı olacak kanunları, enerji ve kuvvetleri öğrenmek ve bunlardan istifade etmektir. Aynı zamanda bu yolla Allahu Teâlâ’nın ilmini, kudretini, azamet ve yüceliğini öğrenip, O’na hakkıyla boyun eğmektir. Bu konuda yüce Mevlâ şöyle buyurmaktadır: “De ki: “Göklerde ve yerde neler var, bir bakın.” O ayetler ve korkutmalar, iman etmeyecek bir topluluğa fayda etmez.” (Yûnus; 101)
Bir başka ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde akan gemilerde, Allah’ın gökten indirip, yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgarların değiştirilmesinde, gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutlarda elbette akleden bir kavim için ayetler vardır.” (Bakara; 164)
İkincisi: Akıl, nakil ile mukayyettir. Bu, aklın en önde gelen sorumluluğudur. Nakli yani Kur’an ve sahih sünneti anlamak, bunlar üzerinde derin bir şekilde düşünmek ve bunlardan dünya hayatını tanzim edecek ve ahirette insanı saadete eriştirecek hükümleri istinbât etmek/çıkarmak maksadıyla insana akıl bahşedilmiştir. Akıl, kendisini nakil ile sınırlamalı ve yaratılış gayesine uygun olarak nakile teslim olmalıdır. Nakil ile zıtlaşmamalı, onu anlamaya çalışmalıdır. Şayet sahih bir yolla nakledilen bir şeyi anlamakta zorlanırsa, onu hemen reddetmemeli ve daha başka anlayabilecek kimselere bırakmalıdır. Zira birinin anlamadığı bir şeyi, muhakkak anlayacak başka biri vardır.
Bilinmelidir ki; nakil ile çelişen, sahih ve sarih (açık) bir nakli reddeden akıl, aslında akıl külahını başına geçirmiş hevâ ve arzulardır. Yoksa Allahu Teâlâ’nın, anlaşılması ve yaşanması için gönderdiği sahih ve sarih (açık) bir nakil ile, Allahu Teâlâ tarafından o nakli anlamak için insana bahşedilmiş selim bir aklın zıtlaşması ve çelişmesi mümkün değildir. Aklın bu fonksiyon ve görevi ile alakalı olarak Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar Kur’an’ı iyiden iyiye düşünmezler mi? Yoksa kalpler(i) üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed; 24)
“Onlar hala Ku’an’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelseydi, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan bir çok şeyler bulurlardı.” (Nisâ; 82)
“Şayet Biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık; sen, onun Allah’ın haşyetinden baş eğerek parça parça olduğunu görürdün. İşte Biz, bu misalleri insanlara anlatırız, belki düşünürler.” (Haşr; 21)
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Abdullah b. Amr’ın rivayet ettiği bir hadis’i şerifte bunu şöyle beyan ediyor: “Sizden biri, hevâsı benim getirdiklerime tâbi olmadıkça iman etmiş olmaz.”(6)

3- İLHAM VE RÜYA BİLGİ KAYNAĞI MIDIR?
İlham: Layık olan bir kimsenin kalbine, Allahu Teâlâ tarafından bir ikram olarak feyiz yoluyla bir mananın konulmasıdır. İlhamın varolduğu muhakkaktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği hadis’i şerifte şöyle buyurmaktadır: “Sizden önceki ümmetler arasında kendilerine ilham edilen bazı insanlar vardı. Şayet benim ümmetimde de bunlardan biri varsa, şüphesiz ki o Ömer’dir.”(7) Burada Hz. Ömer, sadece bir örnek olarak verilmiştir.
İnsanın kalbi Rahmanî ilhamlara mazhar olabileceği gibi, şeytani vesveselere de maruz kalabilir. Abdullah b. Mes’ud’un rivayet ettiği bir hadis’i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu şöyle beyan eder: “Şüphesiz ki şeytanın da Âdemoğluna (onun) kalbine bir dokunması ve isabet etmesi (vesvese vermesi) var; meleğin de (onun kalbine) dokunması ve isabet etmesi (ilham etmesi) vardır.”(8)
Rüya da hem Rahmanî olabilir, hem de şeytani olabilir. Rahmanî rüya mü’min için bir müjde iken, şeytani rüya ona sıkıntı vermek içindir. Bu hususta Ebû Said el-Hudri’nin rivayet ettiği bir hadiste Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Sizden biri sevdiği ve hoşuna giden bir rüya gördüğü zaman, şüphesiz ki bu Allah’tandır. Bundan dolayı Allah’a hamdetsin ve bunu anlatsın. Şayet bundan başka hoşuna gitmeyen bir rüya görürse, şüphesiz ki o da şeytandandır. Onun şerrinden (Allah’a) sığınsın ve onu kimseye anlatmasın. Böylece onun ona zararı olmaz.”(9)
Ebû Hureyre dedi ki: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Müjdeciler/mübeşşirat dışında peygamberlikten bir şey kalmadı.” “Müjdeciler de nedir?” dediler; şöyle buyurdu: “Salih rüya(lar)dır.”(10)
Enes b. Malik dedi ki: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kim beni rüyada görürse, o gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim şeklime giremez. Mü’minin rüyası (salih ve sadık olan rüyaları), peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür.”(11)
Hiç şüphe yok ki Rahmanî olan ilham ve rüya, mü’min için Allah’tan bir ikram ve sevindirici bir müjdedir. Diğeri ise kendisinden Allah’a sığınılması gereken bir sıkıntı ve ızdıraptır. İşte bunları birbirinden ayıran açık, anlaşılır ve kesin ölçüler olmadığı, bunlar kaide ve kurallara bağlanamadığı ve samimiyetsiz bir takım kimseler tarafından istismar edilmeye müsait oldukları için şer’i delil ve bilgi kaynağı olmadıkları ittifakla kabul edilmiştir. Dolayısıyla böyle bir ilhama mazhar olan veya bu şekilde bir rüya gören kimse, bunu şer’i delillere, Kur’an ve sünnete arzetmelidir. Şayet onlara uyarsa, kabul edip gereğince amel etmelidir; yok eğer onlara uymazsa, bunu şeytandan bilip şerrinden Allah’a sığınmalıdır.
İlham ve rüyanın helali haram, haramı da helal kılamayacağı hususunda İslam âlimlerinin icması vardır. Bunun sebebi ise bunların zann ifade etmeleri ve zannın haktan bir şeyi ifade etmemesidir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme.” (İsra; 36)
Onların çoğu zandan başkasına uymazlar. Zan ise hiç şüphesiz hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını çok iyi bilendir.” (Yûnus; 36)

————————————
1. Buhari, Müslim
2. Müslim
3. Müslim: 1218
4. Buhari: İsti’zan, 12. bâb; Müslim: 2657. hadis
5. Bu iki söz için bkz: Risaleler, Hasan el-Benna, 2/88-89
6. İmam Nevevi, “Erbain” isimli kitabının 41. hadisinde bu hadisin sahih olduğunu belirtmektedir.
7. Buhari: 3689
8. Tirmizi: 2988. Hasen-Ğarib bir hadistir.
9. Buhari: 6985
10. Buhari: 6990
11. Buhari: 6994